BEN, YAŞAMIM VE RESİMLERİM

 

1955 YILINDA Bursa’nın Seçköy’ünde şimdi resimlerini yaptığım babamın ve dedem Hasan Çavuş’un yani BALABANLAR’IN EVİ’nde dünyaya geldim. Bu ev ne yazık ki şimdi yok, seneler önce yıkıldı. Annem, babamın 2. eşi Gülseren Hanım, benim köy ebelerinin elinde ve yedi aylık doğduğumu anlatır. O şartlarda hem annenin hem de bebeğin yaşaması rastlantıdır. Babam ilk eşi ve oğlunu doğumda kaybetmiştir. Köy yerinde örneği çoktur böylesi can kayıplarının. Benden sonra dünyaya gelen kardeşlerim Hikmet (1959) ve Aslı (1970) Bursa Devlet Hastanesi’nde doğdular. Kız kardeşimin doğumunda annemi ben götürmüştüm hastaneye, babam sergi dolayısıyla evde yoktu.

İlkokulu Seçköy’de, orta okulu Bursa’da okudum ve liseye orada başlayıp İstanbul’da bitirdim; üniversite eğitimini İstanbul’da tamamladım. Bursa’da geçen eğitim dönemini ve o yılları Milliyet gazetesi için yaptığım bir röportajda anlattım. O dönemin benim oluşumumda önemli olduğunu düşündüğüm için o röportajı buraya aldım:

“Bursa, benim doğduğum ve ilk gençlik yıllarına kadar yaşadığım yer. Bursa 1960 lı yıllarda üç yüz bin nüfuslu bir şehirdi. Osmanlı döneminden ve daha önceki uygarlıklardan kalma muhteşem mimari eserleriyle, Kapalı Çarşısı’yla, çeşitli el sanatlarının yapıldığı Kayan Çarşısı’yla daha o zaman beni etkilemişti. Hala Bursa’ya geldiğimde, şehrin o eski renklerini ve tatlarını almak için  çarşılarını dolaşırım; Muradiye ve Yeşil’e uğrarım.

Benim kişisel oluşumumda o yıllarda yaşadığım çevrenin ve okuduğum okulların önemli etkileri olduğunu düşünüyorum. Hala çok güzel bir şehir olan Bursa’nın, o güzelliklerinin vermiş olduğu olumlu etkilerinin yanında, tutucu bir çevrenin ( Seç Köy’den kente göçmüş hem köylü, üstelik hem de Komünist bir Baba’nın oğlu olarak) olumsuz etkilerini de yaşayarak geçen çocukluk ve ilk gençlik yılları… Bu baskının sonucunda mahallede diğer çocuklarla oynayamayan ben, başka oynayacak oyuncaklarım olmadığından eve kapanıp resim yaparak oyalanıyordum. Okulda durum farklıydı; beni tanımadıklarından mı, yoksa okulların durumundan, havasından mı, ya da öğretmenlerimizin tutumundan mı bilemiyorum o eğitim kurumlarında böyle olumsuz bir durum olmuyordu. . Dedem Hasan Çavuş’un ve babamın,  yani Balaban ailesinin o civarlarda ki  saygınlığından olsa gerek, benzer bir durum Seç Köy’de de vardı. Köylülerin hiçbirinden herhangi bir olumsuz hareket görmedim ve olumsuz söz duymadım; en azından yüzümüze karşı, muhtemel ki arkadan  konuşuyorlardı.

İlkokulun ilk iki sınıfını köyde okudum; 1. sınıf tek ve ayrıydı , 2. ve 3. sınıfla 4. ve 5. sınıf  beraber ders görürlerdi. Kışları öğrenciler her sabah ellerinde birer odun veya kütük parçasıyla gelirlerdi okula ve ellerindekini odun yığınına atarak girerlerdi sınıflarına; ısınmak için sobada yakılırdı getirilenler. O yıllarda ki anılarım çok net değil, öğretmenimi hayal meyal hatırlıyorum; sanırım oğlu da bizim sınıftaydı. En net hatırladığım anım ise: babamın okula başlarken bana almış olduğu renkli kalem setiyle kalemtıraşın kaybolmasıydı; sınıfta başka hiçbir kimsede olmayan ve diğer köy çocukları için büyülü şeylerdi onlar. Sonunda onların cazibesine dayanamayan bir çocuk alıp saklamıştı evlerindeki tahıl çuvallarının içine, ninesi bulup getirmişti. Ben o renkli kalemlerle resimler yapmışım okul defterlerine; babam da saklamış bazılarını, bugüne kadar geldiler.

İlkokul üçüncü sınıfa Bursa – İpekçilik  İlkokulu’nda başladım; çok güzel bir okuldu, şimdiki pahalı kolejler seviyesindeydi diyebilirim. Okulu bitirene kadar iki öğretmenim oldu; ilk öğretmenimin ismini hatırlıyorum:  Hülagu Öğretmen . Ne yazık ki başka hiçbir öğretmenimin ismini hatırlamıyorum; benim isim hatırlayamama gibi bir sorunum var, bu bazen gerçekten sorun yaratıyor. Bu okul benim birçok ilkleri yaşadığım yer oldu: mesela film, tiyatro, kütüphane, müze… Köyden kente gelen bir çocuk için şaşkınlık verici şeylerdi bunlar ve şehrin kendisi, bu şaşkınlıkla ilkokulu ezik ve silik bir öğrenci olarak tamamladım.  O dönemlerde ilkokulları bitirme sınavları yapılırdı; her dersten girerdik sınava.

Sayfa 2

Resim sınavında bizden bir akvaryum resmi yapmamızı istediler; ben de daha birkaç gün önce görmüştüm akvaryumu ve hayranlıkla seyretmiştim oluşan hava kabarcıklarını, balıkların suyun içindeki  bitkiler ve deniz kabukları arasından süzülüşlerini. Ben resmimi yapıp bitirdiğimde (ki suluboya bir resimdi), sınav heyetine teslim ettim; ( heyettekilerden birisi benim öğretmenimdi) büyük bir şaşkınlık ve hayranlıkla resmi incelemeye başladılar. “Müthiş, çok canlı, harika…” gibi nidalar arasında benim resmimi aldıkları gibi diğer öğretmenlere ve öğrencilere göstermek  için sınıf sınıf dolaştırdılar. O günlerden aklımda kalan  en güzel anım ve tek başarı hikayem budur, yıl 1965.

Ortaokulda daha başarılı bir öğrenciydim; kendime olan güvenim gelmeye başlamıştı, köyden kente gelmenin şaşkınlığını atmıştım üzerimden. Resim ve elişi derslerinde çok başarılı olmamın yanında matematik, fen, Türkçe derslerim de iyiydi. Çelebi Mehmet Ortaokulu o dönemin en iyi okuluydu bence, bugünün şartlarında bile iyi sayılabilir; kimya ve fizik labarotuvarlarımız vardı, biz bu dersleri uygulamalı olarak yapardık. Elişi derslerimizi yaptığımız atölyelerimiz vardı: cilt, ağaç işleri, metal işleri yapardık. Ben alçı bloktan yontarak  bir Atatürk büstü yapmıştım o atölyede. Keşke şimdiki okulların hepsinde öyle olanaklar olabilse. Bizler şanslıydık sanırım, ailelerimiz büyük paralar dökmeden iyi bir eğitim alabiliyorduk. En önemlisi de şimdiki çocukların yaşadığı sınav streslerinden ve özel dershane ve özel ders karmaşasından, koşturmasından uzaktık.  Çelebi Mehmet Ortaokulu’nu özel yapan biri vardı ki, hepimiz onunla gurur duyardık; Menemen’de yobazların katlettiği okulumuzun öğrencilerinden biri olan Kubilay. Her birimiz, Atatürk gençliği olarak onun kurduğu Cumhuriyeti korumak için Kubilay gibi ölmeye hazırdık

Yıl 1969, Bursa Erkek Lisesinde okumaya başladım ortaokuldan sonra. Bursa’nın en iyi lisesi hatta belki bütün ülkedeki okulların ilk 10 u içindedir diyebilirim. Deri bir ceketim vardı, çok severek aldığım; ilk gün onu bir hava bir gururla giyerek gitmiştim okula. Öğretmenlerimizden biri derste yoklama alırken fark etti ceketimi ve “Burası Teksas çiftliği değil, bir daha gelme onunla okula.” dedi. İkinci bir ceket almak (o zamanki olanaksızlıklarla)  büyük bir yüktü aileme, onlar da bit pazarından ucuz kahverengi çizgili bir ceket aldılar bana. Ben yeni ergenleşen bir genç olarak sevmediğim o ceketin altında ezilerek gittim liseye, hala daha kahverengi çizgili ceketleri sevmem. Lise dönemi böyle bir olumsuzlukla başladı ve öylece devam etti, ergenlik döneminin vermiş olduğu o isyankar ruh haliyle okuldan kırmalar başladı; dersler kötüleşti. Çok sevdiğim resim derslerine bile girmez olmuştum, bir tek resim çizmeden yarı yıl geldi; karneleri aldık: 6 zayıf,  fakat resim 10. Kamil Hoca ( umarım ismini doğru anımsamışımdır) resim öğretmenimiz aynı zamanda da müdür yardımcısı idi. İkinci dönem başlayınca ben büyük bir utanç ve mahcubiyetle hocamın karşısına çıktım “ Hocam bana niye bu notu verdiniz, ben bunu hak etmiyorum.” dedim. “ Sen bu notu ileride yapacağın resimlerle fazlasıyla hak edeceksin; buna inanıyorum.” dedi. İkinci yarı derslerim düzeldi, ve çok güzel resimler yaptım okulda. Çok büyük bir resim atölyemiz vardı, orda şövalelerde yağlı boya ile tuval üzerine çalışırdık; adeta akademi gibiydi.

Eğitimcilik işte böyle bir şey, benim kaybolup gitmemi engellemişti sevgili hocam. Yıllar sonra kendisiyle İstanbul’da bir sergide karşılaştık benim ressam olmama çok sevindi.           Bütün öğretmenlerimin ellerinden öpüyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

Hasan Nazım Balaban

12 Temmuz2009”

 

Sayfa 3

1979 yılında askerliğimi H.K.K İKMAL BAKIM MERKEZİ – ESKİŞEHİR’de yaptım. Burada son üç ayım; Aksesuar Atölyeleri İşçi Yemekhanesine asılmak üzere yaptığım bir tablo ile uğraşarak geçti. Şimdi bu tablo hala yerinde asılımıdır? Bilmiyorum…

1981 yılında Eşim Ayşe ile evlendim. 1982 yılında kızım Senem, 1986 yılında oğlum Kerem dünyaya geldiler.

15 yıl çeşitli özel şirketlerde çalıştıktan sonra iki arkadaşımla beraber makine ve otomasyon üzerine çalışan bir şirket kurup bu işi 6 yıl süre ile yürüttüm. 1997 yılında ticari ve mekanik işlerin benim hassas ve sanatçı yapıma uygun olmadığına karar verip ortaklıktan ayrıldım. Amacım resim yapmaktı, Eşim ve Babam bu zor kararı almamda bana destek oldular.

Ücretli olarak çalıştığım dönemde resim yapma fırsatı bulabiliyordum, fakat kendi işimi kurup yürüttüğüm dönemde iş yoğunluğu nedeniyle hiç resim çalışamadım. Bu uzun dönem, bende resim yapma istek ve arzusunu sürekli besledi kamçıladı. Bu özlemle 12 yıldır aralıksız resim çalışıyorum. Bu sürede 80’e yakın tablo ve 150 den fazla desen ürettim.

4-5 yaşlarından itibaren sürekli çizip boyuyorum. Babamı model aldım sanırım; onu taklit ederek başladım resim yapmaya. Gözlerimi dünyaya açtığım andan itibaren resim ve sanatla iç içe büyüdüm. Resmin ve sanatın ne olduğunu bire bir yaşayarak öğrendim. Babadan genlerle geçen yetenek bir yana, benim ressam olmamamı sağlayan en önemli şey buydu. Çocukluğum taşımakta zorlandığım büyük ve kalın, renkli resim kitaplarına bakarak geçti. Bu renkli dünyada Rönesans öncesi pirimitiflerden günümüze kadar bütün ressamlar vardı. Cilt cilt bu kitaplara tekrar tekrar bakardım. Sonraları babamın boyalarını ve fırçalarını kullanarak kopya resimler yapmaya başladım; ilk kopyalarım babamdandı.

Babam bu dönemi Balaban -1962 Yenilik Basımevi (y.h. Tanju Cılızoğlu) kitabında şöyle anlatır: (sayfa 25 ) “Sekiz yaşındaki oğlum Hasan da üç yıldır resim çizmektedir. Oğlan benimkilerden alırken, ben de onunkilerden aktarmaya başladım.” Adeta benim ressamlığımın müjdesini daha o tarihte vermiştir Babam. Elmira Zamanova da Ekim 1970 yılında Moskova’da yayınlanan ISKUSSTVO adlı Güzel Sanatlar dergisindeki “İbrahim Balabanın  Yağlıboya Tablolarında Halk Hayatı” adlı makalesine bu alıntıyı aynen koymuştur; ve 2005 yılında Bakü’de yayınlanan TÜRK ESTETİKASI adlı kitabına da bu makeleyi almıştır. Çok ilginçtir benim ressamlığımı müjdeleyen bir başka yazı da yine babamın ŞAİR BABA VE DAMDAKİLER  (İlk basım 1968 Cem Yayınevi ) kitabında vardır:

“- Günlerden bir gün yabancı radyolardan biri, Türkçe sesleniyordu…… akrabalardan Niyazi, sese kulak verdi: Türkiye’de birinden bahsediyordu radyo….. Suçsuz yere damlarda yattığını söylüyordu; Seçköy’de birinden de bahsediyordu radyo. Niyazi birden toparlandı: “Yahu bu, İbram Ali ağabeyim!” Hoplayıp ayağa kalktı. Can kulağıyla dinledi radyoyu: – Sayın dinleyiciler! Bu program, bu akşam saat…da tekrar yayınlanacaktır.

Niyazi radyoyu kapar kapamaz, İbram Ali’nin anasına, karısına, ninesine ve tüm akrabalarına haber verdi. Konu komşu kim duyduysa, dost olup düşman olmayan, Niyazi’nin evine doluştu… Niyazi ikide bir satına bakıyordu çalımlı bir eda ile. Saati dakikası gelince, gururla açtı radyoyu… Dinleyiciler, diz çöküp oturmuşlardı mevlüt dinler gibi. Tüm gözler radyoda, tüm kulaklar seste…Radyo söyledikçe, ağlayanlar oluyordu: Nerden öğrenmişti bu kadar havadisi! Seçköy nere, orası nere?

Gözler radyoda, kulaklar seste: -Sayın dinleyiciler! Şimdi Şair Baba sizlere, İbram Ali’nin bir tablosu için yazdığı şiirini okuyacak!

Gözler radyoda, kulaklar seste.

Sayfa 4

Nazım Hikmetin sesi: -Balaban’ın Bahar Tablosu Üstüne

İşte seyreyle gözüm, hünerini Balaban’ın.

İşte şafak vakti Mayıs ayındayız.

……………………………………………

……………………………………………

……………………………………………

İşte sürülen toprak.

İşte insan:

Dağın taşın, kurdun kuşun efendisi.

İşte çarıkları, işte poturunda yamalar.

İşte karasaban.

İşte sağrılarında kederli korkunç oyuklarıyla öküzleri.

On yıl mapusta yattı ama, kaybetmedi umudunu Balaban.

İşte Seçköy’ünden Ali’nin kızı geliyor al atlarıyla tarlaya.

Şair Baba şiirini okuyup bitirdiği halde, dinleyenler hala oraya bakıyorlardı.

Aşe Ana eliyle radyoyu göstererek: “İşte onu ben doğurdum!” dedi titrek bir sesle; kocaman ela gözlerinden yaşlar boşanıyordu.

İbram Ali’nin karısı Güllü, yerde emeklemeye çalışan Hasan Nazım’ı tutup yukarı kaldırdı:

“İşte bunu da ben doğurdum! Bu da, oğlunun oğlu ninesi.”

“Çok şükür kızım, çok şükür!… Büyüsünde babasının yerini tutsun.” ”

İlkokul, Ortaokul ve Lise yıllarımda resim derslerinin hep en iyi öğrencisi oldum. O yıllarda liselerde resim dersi vardı, şimdi yok nedense. (Bu dönem resimlerimden bazılarını korumuşuz.) Resim defterlerim vardı sürekli bir şeyler çizip, çizgi romanlar yapardım; kare kare sayfaları bölerek resimlerdim daha önce seyrettiğim kovboy filmlerini. (Bu resim ve defterlerden hiç örnek yok ne yazık ki.) İyi ki televizyon, bilgisayar ve diğer benzeri oyuncaklarım yoktu da boya ve fırçalarla oynuyordum, bunun benim için bir şans olduğunu düşünüyorum. Resim yaparak oynanan bu oyunlar benim bugünkü resimlerimin alt yapısını oluşturdu.

Köy kahvesinde isteyenlerin portrelerini yapardım, köy bakkalından kurşun kalem, silgi ve kağıt alıp gelirdi köylüler resimlerini yaptırmak için. Evimize gelen misafirlerin portresini de yapardım; öyle model falan durmadan, habersiz.

Kimler gelmedi ki evimize, adeta bir okuldu orası. Yazarlar, şairler, tiyatrocular, ressamlar, gazeteciler bazen tek başlarına bazen birkaçı beraber gelirlerdi; gece veya gündüz fark etmezdi. Uzun uzun sohbetler yaparlardı sanat, yaşam ve siyaset üzerine, ben de hiç sıkılmadan saatler süren bu sohbetleri dinlerdim. Yazmakta oldukları romanı veya hikayeyi nasıl kurguladıklarını, yeni resmini nasıl oluşturduklarını, yeni bir oyununu nasıl sahneye koyduklarını anlatırlar ve bunların üzerinde tartışılırdı; şiirler okunurdu. Birkaç örnek vermek istiyorum: Can Yücel ailesiyle evimizde kaldı, biz adada onun evinde kaldık; Hasan Hüseyin Korkmazgil Kumlaya geldi, Seçköy’e gittik, ben Ankara’da onun vefatından az önce evinde kaldım. Oğuz Tansel İstanbul’a  geldiğinde rahatsızlanmıştı, otelinde ona refakat ettim. Heykeltıraş Cevdet Bilgin aile dostumuzdu; ressam Nedim Günsür  Büyükdere’de komşumuzdu, haftada birkaç defa eşi Emine Hanımla beraber bize gelirlerdi, biz onlara giderdik. Benim resimlerimi ilk keşfeden Nedim Günsür’dür, liseye gittiğim dönemde ödev olarak bir resim yapmıştım; çok beğenmişti resmi ve “Bu çocukta ressam hamuru var, bırakın ressam olsun.” demişti. Fakat ailem o zamanlar şiddetle karşıydı benim ressam olmama.

Sayfa 5

Okuyup para getiren bir meslek sahibi olmamı istiyorlardı, haklı olarak. Resim yaparak geçinmek zordu; örneği bizim ailemizdi, zor şartlarda yaşıyorduk. Annem benim resim yapmamı önlemek için bütün resim defterlerimi toplayıp sobada yakmıştı.

Kendimi çok şanslı sayıyorum; bu insanları tanıdım ve onların sohbetlerine katıldım. Benim için bir akademiydi, resim heykel yapılan, kitap yazılan, oyun sahneye konulan, siyaset yapılan bir akademi. Hiç bir akademi bu kadar uzun ve doğru bir eğitim veremez sanırım.

Balaban’ın oğlu olarak resim yapmak ve ortaya ressam olarak çıkmak zor bir işti. Birçok avantajı olmakla birlikte dezavantajlarını da yanında taşıyordu; bir o kadarda sorumluluk ve cesaret gerektiriyordu. Balaban adıyla birlikte büyük şair Nazım Hikmet’ten gelen Nazım ismini de taşıyordum. Bu sorumluluk ve bilinçle çok çalışıyor ve onlara layık olabilmek için ne yaptığımı bilerek resimler üretiyorum.

Babasından etkilenmiş diyenler olacaktır, bence etkilenmek çok doğal bir olgudur. Sanatçılar birbirini etkilerler, taklit etmeye varmadığı sürece olumsuzluk getirmez. Babam beni tabii ki etkiledi, ama daha birçok sanatçı, kültür, medeniyet, bilim ve olayda etkiledi ve etkilemekte. Özellikle Rönesans öncesi ressamları ve Rönesans dönemi, minyatürler, nakışlarımız, halılarımız, kilimlerimiz ve Yunan, Roma, Hitit, Asur, Mısır medeniyetleri. Bir sanatçının bunlardan etkilenmemesi mümkün mü?

Sanatçıya düşen, bu etkileri süzüp, eleyip kendince bir sentez halinde biçimini, tarzını yaratmaktır.

Benim resim biçimime gelince: Minyatür gibi ve bir nakış titizliğiyle çalışılmış, rönesans öncesi pirimitifleri anımsatan, biraz naif ve resmi resim yapan kompozisyon, perspektif, hafif

soyutlama, renklendirme (yakıştırma-bezeme) gibi kurallarıyla yoğrulmuş kendi boyama tekniğini geliştirip kullanarak yapılmış bir biçim. Babamla benzerliğimiz aynı temaları kullanmamızdan, aynı kökten gelmemizden, aynı topraktan beslenmemizden, aynı sanat ve aynı hayat görüşünü paylaşmamızdan kaynaklanıyor; fakat biçim ve konunun özü farklı. Babam ilkel üretim tarzının çilesini, dıramını ağır aksak yanını resimliyor. Çünkü o çileyi, dıramı en ağır şekliyle yaşamış; hatta o geri kalmış feodal düzenin yansıması olarak mapuslara düşmüş. Ben ise keyfini yaşadım; biz bu ilkel üretimden  elde edilen ürünle

geçinmiyorduk, bana göre bir oyundu bu ilkel üretim tarzı. Çocukluğumun köyde geçmesi ve ilk gençlik çağlarımda yaz ve kış tatillerini devamlı köyde geçirmek, köylülerle beraber her türlü işi yapmak benim için turistik bir eğlenceydi. Bu yüzden benim resimlerim çocuksu bir coşku, bir oyun gibi, bir devinim bir hareket içindeler. Çocukluğumda yaşadığım bu egzotik, otantik, ilkel yaşam tarzı resimlerime masalsı bir hava olarak yansıdı.

Somut, figüratif toplumsal gerçeklik çizgisinde resimler yapıyorum. ”Sanat yaşantının izdüşümüdür.” kuramına bağlı kalarak, doğup büyüdüğüm toprakların ve insanlarının resmini yapıyorum. Yani çocukluk ve ilk gençlik yıllarının Seçköy’ünü ve o dönemin bende bıraktığı izleri resmediyorum. Bir dönem daha bu temaları işlerim sanıyorum, çünkü daha söyleyeceklerim bitmedi. Daha sonraki resimlerimde köye motorun girmesini ve onun getirdiği çelişkileri resimlemeyi düşünüyorum. (Bu resimler son sergilerimde ortaya çıkmaya başladı.) Daha sonraki dönemde ise şehir insanlarını yolda, işte, fabrikada, atölyelerde resimleyeceğim. Denilebilir ki niye şimdi değil de daha sonra? Bu bir süreç benim için, mayalanma ve oluşum süreci, özümsenip kendi biçimini bulacak, önce gönlümde sonra beynimde. Daha sonra kağıda ve tuvale dökülecek. Yani benim hayatımla halkımızın hayatı birleşip harmanlanacak, “İnsan Manzaraları” şeklinde uzun bir destan gibi resimler serisi olacak.

İlk olarak 1981 yılında bir karma sergiye katıldım; ikinci katıldığım karma sergi ise bir dayanışma sergisi idi, Yıl 1984: Hasan Hüseyin Korkmazgil’i anma sergisine  2 tablo ile katıldım.

2000 yılında ilk kişisel sergimi Doku Sanat Galerisinde, Ankara’da açtım.İki ay sonra aynı sergi İstanbul Doku’da tekrarlandı.1.salonda babamın, 2. salonda benim sergim açılmıştı. Baba ile oğulun birlikte açtıkları bu sergi Dünyada bir ilkti sanıyorum.

Sayfa 6

O tarihten bu yana toplam 17 kişisel ve ortak sergi açtım ve birçok  karma sergiye katıldım. Eserlerim İstanbul ve Ankara’da düzenlenen Sanat Fuarlarında sergilendi; ve bu eserlerin 70 den fazlası özel ve tüzel koleksiyonlara girdi.                                                                                  Resim yapmak benim için bir tutkuydu, sergi açmaksa hayalim, ben bunu gerçekleştirdim. Hem de dünya çapında bir ressamla yan yana, çok mutlu ve keyifliyim; babama da bununla  gururlanıyordur  herhalde. Baba’ma layık, denk işler ortaya koydum ki olumsuz bir eleştiri de gelmedi hiçbir zaman.

Sevgilerimle.

Hasan Nazım Balaban

                            Eylül 2009